Hakkımı Helal Etmi….m!…

Hakkımı Helal Etmi....m!...
Hakkımı Helal Etmi....m!...
Bu ülkede ölmenin bile binbir çeşidi vardır.
Haydi ecelin gelir, gidersin. Şanssız bir kaza seni alır götürür. Başına taş düşer, eyvallah!.. Hakkını bile “helâl edemez”sin!…
Bir de çeke çeke gidersin. Çektiriler sana. “Anandan doğduğuna pişman ederler; Anandan emdiğin sütü bile haram ede, ede!..”
Ve öylesine çektirip, gönderirler seni.
Hiç hesap vereni bile olmadan. Yüreğin yana yana, kanaya kanaya.
Sahiden ya, Pir Sultan’a ne oldu?
Ya 14. yüzyılın sonlarında Ege kıyılarında (Aydın-İzmir-Denizli) yaşamış Börklüce Mustafa’ya, Manisalı Torlak Kemal’e, yetmedi Şeyhleri, Şeyh Bedrettin’e ne oldu ki?
Ya Uğur Mumcu’nun şu haykırışlarına ne denilebilir ki:
“Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken, bizler bir mumun ışığında bitirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini, yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya.
Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.
Vurulduk ey halkım unutma bizi!..
Yoksulluğun bükemediği bileklerimize, çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık, kışlık katlarımız, arabamız olurdu. Yüreğimiz işçiyle birlikte attı, köylüyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma.
Bizleri yok etmek istediler hep.
Öldürüldük ey halkım unutma bizi!..
Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terkedildik. Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı, bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi.
Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.
Hücrelere atıldık ey halkım unutma bizi!..”
Yalnız tarihte direnilmedi Hızır Paşalara, dün de bugünde sokaklarda, caddelerde, fabrikalarda, tarlalarda değil, devletin masalarında, odalarında, makamlarında da direnildi halk için.
Kayıkçılar Kahyası Yahya, yalnız Mustafa Suphileri öldürmedi, bir ülkenin geleceğini boğdu Karadeniz’in soğuk, azgın sularında.
Nurhaklarda, Kızılderelerde vurulup ölenler sadece Mahir’ler, Sinan’lar, 6 Mayıslarda da asılıp ölenlerin de yalnız Deniz’lerin olmadığı gibi, kendisinin geleceğinin de oralarda kurban edildiğini, çooook sonralardan anladı ahali!..
Kahrından ölen Yusuf Hayaloğlu ise bir başka haykırır.
“Bugün yine düşünemeyeceğin kadar başım belada/ Köşe başları tutulmuş / üstelik yağmur yağmada/ İler-tutar yani yok/ Fişlenmişim adım-eşkalim bilinmekte/ Üstelik göğsümde yani tam şuramda/ Kirli sakalıyla bir eşkiya gezinmekte/ Başım belada/ Adamın biri vurulmuş sokakta/ Cebinde adresim bulunmuş/ Başım belada/ Tabancamı unutmuşum helada/ Nerden baksan tutarsızlık/ Nerden baksan ahmakça. ….. ….”. diye diye!..
Uzun yıllar sonra keşke diyorum, Orhan Veli gibi olsaydım. “.. Bu güzel havalar” beni mahvederken, keşke “Böyle havada istifa et”seydim “Evkaftaki memuriyetimden”!.. “Tütüne böyle havada alış”sam, “Eve ekmekle tuz götürmeyi Böyle havalarda unut”saydım. Keşke, “Şiir yazma hastalığım hep böyle havalarda nükset”se ve “Beni bu güzel havalar mahvetse”ydi de, bugün bütün bu olanlara bakıp, bakıp içim yanmasaydı diye!..
Tarihin acı sayfaları 1915’lerde Mehmet Akif’e, “Bir hilâl uğruna yâ Rab, ne güneşler batıyor” diye kan ağlatıyor ve haykırtıyordu.
Yine tarihin 1920’leri, savaş, ateş, barut ve kan kokan topraklarda, “doğum acılarını, sancılarını” kendileri çeke çeke sürüyorlardı kağnılarını, “Afyon ovasından, İzmir’e doğru”
Sonra 1950’liler oluyor, “yokluk ve yoksulluk “canına tak ettiriyordu” insanları ve bir boş hayal, “mahallenin zengini olma” uğruna, satıyorlardı ülkenin, kendilerinin, çoluk-çocuklarının geleceğini, ama o günü gören, anlayanın sesini kim duyar ki!..
Karanlık tünelden son çıkışın ilk günleri görünenler, meğer karanlık delhizlere yuvarlanışın ilk günleri imiş 2000’ler ve onun ilk çeyreği; yurt için de, yurttaş ve topraklar için de!..
Bedeller ödenmişti, hem de ceplerden, sonraları ödemesin diye.
Ay tutulması sanmıştık, meğer gecenin zifiri karanlığı imiş.
Nazım Hikmet’e de, Pir Sultan’a da, Hallacı Mansur’a da, Börklüce Mustafa’ya da haksızlık olmuş, “…. .. selamlamaya geldim seni yeryüzü umutları adına, / bedava ekmek ve bedava karanfil adına / mutlu emeklerde mutlu dinlenmeler adına/ Yarin yanağından gayrı her yerde her şeyde hep beraber” diyenlere, yazık olmuş.
“Sarı Öküz” verilmiş, hem de yoksulluklarına karşın, öküzcülerin.
Bugünden bakınca, bütün yokluklara, yolsuzluklara, arsızlıklara, hırsızlıklara, içim sızlıyor, yüz yıldır neden çektik onca acıları diye.
Yanıt da, Vedat Türkali’den geliyordu:
“Boşuna çekilmedi bunca acılar / bekle büyük ve sakin Süleymaniyenle bekle / Parklarınla, köprülerinle, meydanlarınla / Bekle bizi İstanbul”
Bazen oturup düşünmüyor değilim, harcadığımız çocukluğumuz, gençliğimiz boşa mı gitti; ya o çekilen acılar, direnmeler diye!..
Kişilerin de gittikçe vicdanları kalmamış gibi, acaba toplumların da mı vicdanları kalmamış, deyip;
yukarıya bakıp, kime hakkımı helal etmesem ki diyorum!..
İbrahim Uysal
Antalya'da doğdu, Ankara'da yaşıyor. Hacettepe'de Okudu. Emekli Kamu Yöneticisi.  Düşünce Topluluğu /  Think Tank Koordinatörü /Moderatör, Köşe Yazarı.