Yabancı Dillerle Etkileşim

Yabancı Dillerle Etkileşim

Yabancı Dillerle Etkileşim – Türkçe’nin yabancı dillerle etkileşimi.

TÜRKÇENİN YABANCI DİLLERLE ETKİLEŞİM DÖNEMLERİ 2

    3–Tanzimat’tan Sonraki Dönem

    Türklerin İstanbul’u fethettikten sonra Balkanlar’a doğru genişlemesiyle birlikte Türkçe, Balkan dilleriyle de etkileşim içine girmiştir. Türkçeden bu dillere çok sayıda sözcük girmiş, bu dillerden de Türkçeye giren sözcükler olmuştur. Ancak özellikle Tanzimat’tan sonraki Fransızcanın etkisi, normal etkileşim boyutunu aşarak, Arapça ve Farsçadan sonra yeni bir dil işgal süreci başlatmıştır. Bu süreçte Türkçeye, apartman, ambalaj, asansör, bagaj, bilet, bisiklet, buket, esans, fermuar, gardrop, kalorifer, kanalizasyon, kartvizit, komiser, kostüm, kürdan, manto, mesaj, sekreter, pratik, gişe, sübvansiyon, etajer gibi çok sayıda Fransızca sözcük girmiştir.

    Böylece Arapça, Farsça ve Fransızcanın etkisiyle 19. yüzyıl sonlarında Türkçedeki yabancı sözcük oranı olağanüstü düzeylere çıkmıştır. Örneğin, Tanzimat dönemi yazarlarından Ahmet Mithat’ın eserlerindeki yabancı sözcük oranı %57,

Yabancı Dillerle Etkileşim

Namık Kemal’de %62, Şemsettin Sami’de %64’tür. Türkçülük akımının öncülerinden Ziya Gökalp’in eserlerinde bile %55 oranında yabancı sözcük vardır. Bu oran, Divan şairlerinden Nabi’de %54, Nef-i’de %60, Baki’de %65’tir.

    Şimdi Türkçeye sözcük girişi diller arasındaki normal etkileşim çerçevesinde gelişseydi bir sorun olmayacaktı. Çünkü Türkçeden de diğer dillere sözcük giriyordu. Ancak dil bilinci eksikliğinden Türkçe yabancı sözcüklerin istilasına uğramıştır.

    2005 yılındaki bir araştırmada, Sırpçada 9.000, Bulgarcada 3.500, Farsçada 3.000, Ermenicede 3.000, Yunancada 3.000, Arnavutçada 3.000, Rumencede 3.000, Rusçada 2.500, Arapçada 2.000, İngilizcede 470, Çincede 300, Almancada 166, İtalyancada 146 Türkçe sözcük olduğu belirlenmiştir.  Oysa 19. yüzyıl sonlarında Türkçede en az 50 bin yabancı sözcük bulunuyordu.

    Bazı Türk aydınlar Fransızca sözcüklere karşılık bulmaya çalışıyorlardı, ama buldukları sözcükler de Türkçe değil Arapça ya da Farsça oluyordu. Örneğin, Liberte için hürriyet; egalite için musavat; opinion publique için bulunan efkar-ı umumiye Türkçe değildi.

    İstanbul’daki 47 Gazetenin Sadece 7’si Türkçeydi

    1876 Anayasası’nda resmi dilin Türkçe olmasına rağmen azınlıklar meclis kürsüsünde Rumca, Arapça konuşuyorlardı. Hatta Rum milletvekilleri, devletin resmi dilinin Rumca olmasını istiyorlardı. Ayrıca, 1876 yılında İstanbul’da yayınlanan 47 gazetenin sadece 7’si Türkçeydi. Yabancı gazetelerin de çoğu bölücü yayınlar yapıyordu.

    İşte bu dönemde 2.Abdulhamit Türkçenin içine düştüğü hazin durumdan rahatsızlık duyarak, çeşitli genelgelerle dile müdahale etmiştir.

    Eğitim Bakanı Zühtü Paşa’ya hitaben, Atatürk’ün de okuduğu Makedonya’daki Manastır İdadisine gönderdiği,19 Mayıs 1894 tarihli genelgede, ’Okullarda Türk çocuklarına Türkçenin iyi öğretilmesine dikkat edilmesini, sade ve temiz Türkçeye önem verilmesini, alışılmamış Arapça, Farsça sözcükler yerine, halk dilinde yaşayan Türkçenin kullanılmasını…’ emretmiştir.  

    Osmanlı topraklarındaki yabancı okulların dil eğitimiyle ilgili 25 Temmuz 1894 tarihli genelgede ise; ‘Yabancı okullarda Türkçe dersinin ciddiye alınmasını, öğrencilerine Türkçe öğretmeyen okulların da kapatılmasını…’ emretmiştir.

    Aklı başında bir yöneticinin ya da aydının Türkçenin içine düştüğü hazin durumdan rahatsızlık duymaması mümkün değildi. Çünkü yüzyıllardan beri süregelen ihmaller sonucunda, %65’ler oranında yabancı sözcüğün girdiği ve sadece yöneticilerin ve aydınların konuştuğu karma bir dil ortaya çıkmıştı. Çünkü Osmanlıcayı konuşanların oranı sadece 1’di. 

    Bu dönemde, Ömer Seyfettin, Ali Canip gibi bazı Türk aydınları, 1911 yılında Selanik’te çıkardıkları Genç Kalemler dergisinde, ayrıca Ziya Gökalp, 1923’te ilk baskısı yapılan Türkçülüğün Esasları adlı kitabında Türkçenin sorunlarının çözümü için o günün koşullarında önemli sayılacak görüşler sunmuşlardır. Bu iyi niyetli çabalar Türkçeyi içine düştüğü bataklıktan çıkarmaya yetmemiştir, ancak boşa da gitmemiştir. Çünkü bu dönemdeki çalışmalar Atatürk’ün yaptığı Dil Devrimi’nin ilk kıvılcımlarıdır denebilir.   

    Osmanlıca Kavramı Yanlış

     Osmanlı döneminde yönetici ve aydınların konuştukları dile genellikle Osmanlıca denmektedir ki, bu kavram yanlıştır. Çünkü diller, o dili konuşan toplumun adıyla söylenir. Türkçe, Arapça, Almanca, Rusça, Fransızca, Çince vb. Oysa Osmanlı bir toplumun değil, bir Türk hanedanlığının adıdır. Bu bakımdan, eğer Osmanlılar döneminde konuşulan dile Osmanlıca denirse, Selçuklular döneminde konuşulana da Selçukluca demek gerekir. Kavramın doğrusu Osmanlı Türkçesi, Selçuklu Türkçesidir.

    Zaten Şemsettin Sami de, 1901 yılında yazdığı sözlüğe, neden Kâmus-u Osmani değil de Kâmus-u Türki dediğini şöyle açıklamıştır. ‘Osmanlıca sözcüğünü doğru bulmuyorum. Çünkü bu devletin adıdır. Halbuki, dil ve insanlık Sultan Osman’ın ortaya çıkıp Osmanlı Devleti’ni kurmasından çok eskidir. Bu dili konuşan kavmin adı Türk’tür, dilinin adı da Lisan-ı Türkidir’

Fuat DUYMAZ – Dil Giderse Ne Devlet Kalır Ne Millet-Kamer Yayınları 2.Baskı-Sayfa 93