İnşaatçılık ve İnsancılık

İnşaatçılık ve İnsancılık

İnşaatçılık ve İnsancılık

Aslında niyetim emekli amiral Cem Gürdeniz’in Mavi Uygarlık kitabını biraz anlatıp, biraz da Türkiye’nin denizcileşmesinin gereğini anlatacaktım.

Ancak şu korona günlerinde, internetteki iktidar yanlılarının hastane inşaatları ile övünmesi canımı sıktı ve anladım ki denizde de, karada da (muhtemelen havada da) sorunumuz insandan çok, inşaata önem vermek.

Libya ile ilgili yazımda, Kaddafi ve diğer diktatörlerin inşaat aşkından bahsetmiştim. Diktatörler savaşmadıkları zaman, inşaat yapmayı severler.

İnsanı bir değer olarak görmeyenler, maddi değerlere yönelir. Para, altın ve elmaslar yanında; güzel ve devasa binalar da bir övünme sebebidir.

Anadolu’da çok gezdim diyemem, gene de bayağı bir şehir gördüm.

Anadolu da Osmanlı’dan kalma pek az yapı vardır.

İstanbul ve Bursa haricinde Osmanlı tarafından imar edilmiş bir şehre gelmedim. Tarihi bir köprü, cam veya kervansaraya varsa genelde Osmanlı değildir.

Balıkesir’de bile Zağanos Paşa’nın yaptırdığı cami, hamam ve ona ait bir kaç yer haricinde Osmanlıya ait esere pek azdır.

Çanakkale’de bile Osmanlı’dan kalma bolca sur ve tabya var. Meşhur Aynalı Çarşı, bir yangınla yok olmuş ve cumhuriyet devrinde yeniden yapılmış.

Osmanlı, kendi başkenti dışındaki şehirlerin imarıyla da pek uğraşmadığını anlayabiliyoruz.

Osmanlı daha çok kendisi ve paşa denen yüksek rütbeli memurları (Osmanlı bürokrasisinde rütbeler hem askeri, hem de sivildi.

Cumhuriyetin devrim yasaları le ayrıldı) için saray-yalı-köşk ve benzeri lüks konutlar ile, bir kaç cami filan kalmıştır mimari olarak. Son on yıldır ülke Selçuklu esintisi binalarla dolmaya başladı.

İnşaatçılık ve İnsancılık

Peki neden Osmanlı değil diye hiç kendinize sordunuz mu?

Çünkü Osmanlı da Mimar Sinan ve Sedefkar Mehmet Ağa gibi efsane mimarları da olsa, bir Osmanlı mimari tarzı yoktur.

Osmanlıdan kalma pek çok eser, özellikle saray, yalı, köşk gibi lüks konutlar, sık sık çıkan isyanlarla yağmalanmış ve yıkılmıştır. Manisa ve Amasya gibi şehzadelerin valilik yaptığı yerlerdeki şehzade sarayları yakılıp, yıkılmıştır.

Osmanlı sürekli İstanbul’u, oda bu günkü İstanbul’a göre küçük bir alanı, Anadolu yakasında da Üsküdar’ı sürekli camilerle doldurmuştur.

O kadar ki yapılan büyük camilere, yenisi yapılana kadar Yeni Cami denmiş.

Sultan Ahmet’den sonra öyle büyük bir cami yapılmadığı için, Sultan Ahmet’in bir adı da Yeni Cami olarak kalmıştır.

Osmanlı ilk başlarda ciddi anlamda insan eğitimine önem veriyordu.

Yeniçeri ocağı ve Enderun, bu amaçla kurulmuştu.

Ancak taht kavgaları kızıştıkça, tahttan indirilme korkusu yaşayan padişahlar ya da kardeşleri tarafından öldürülme korkusu yaşayan şehzadeler, sonra kellesi uçurulma korkusu yaşayan vezirler; liyakatten çok, sadakate  önem verdi.

Kanuni’nin oğlu 2. Selim, donanmanın başına bir kara paşası olan Meezzinzade Ali Paşayı, Sokullu Mehmet Paşa da kara ordusu komutanı olan Pertev Nail Paşayı, haçlı donanmasını durdurmak üzere görevlendirdi.

Aslında Sokullu’nun devlete zararı da çok oldu. Akrabalarını devlet kadrolarına doldurdu. Yaşadığı dönemde özellikle Yeniçeri Ağalarının hemşehrileri ve akrabalarından olmasını sağladı.

Sonuçta herkesin bildiği gibi ağır bir yenilgi oldu.

Ancak  Sokullu, Kıbrıs adasının fethini kast ederek, biz onların kolunu kestik, onlar bizin sakalımızı kesti. Kesilen salak daha gür çıkar, kesilen kol bir daha çıkmaz, dedi.

Sokullu yanılıyordu, kesilen kol, Osmanlı’nın koluydu.

Zira Osmanlı bir yıl içinde 150 kadırgayı denize indirse de, o kaybettiği denizci neslini geri getiremedi.

Gemilere doldurduğu karacı askerlerle denizde aktif olamadı ve Osmanlı denizlerde savunmaya geçti.

İnşaatçılık ve İnsancılık

İnebahtı’dan sonra Osmanlı’nın tek ciddi deniz fethi, Girit adası oldu.

Girit adasının alınması da verilemesi de birer askeri facia oldu.  Yirmi altı yıl süren savaş, çok kanlı geçti.

Hani bir hikaye vardır. 1940 Fin -Rus (Kış Savaşı) sonrası barış antlaşması imzalanırken, Fin diplomat, Rus diplomata: Umarım aldığınız topraklar, gömeceğiniz askerler için yeterli olur, demiş.

Bu soruyu Kandiye (Adanın başkenti)’nin bayozu (Venedik beylerine Osmanlı böyle derdi) bunu demiş midir, bilmiyorum. Demiş olsa, cuk otururdu.

Adanın fetih yılları, tam da Celali isyanlarının ortasında bir döneme denk gelmiş, devlet baş edemediği pek çok Celali liderine unvan verip, savaşmak üzere adaya taşıdı.

Cem Güventürk’ün yazdığına göre Osmanlı donanması, bu savaş sırasında kadırga düzeninden, kalyon düzenine geçmiş.

Kalyonlar daha büyük, direkleri daha yüksek ve enerjisini rüzgardan alıyor.

Kadırgalar ise kürekli ve daha küçük gemiler.

Kalyonu Venedikliler daha fazla yük taşımak için icat etmiş, sonra İspanyollar ve Portekizliler Atlas okyanusunda  kullanmıştı.

Osmanlı asla İnebahtı öncesi denizci neslini tekrar kazanamadı. Abdülmecid’in inşa ettiği devasa donanma pek işe yaramadı.

Çünkü o gemileri yürütecek denizci personeli yoktu. Denizcilik sadece bir meslek değildir, bir yaşam biçimidir.

Pek çok kere denizcinin yaşam alanı,bir hapishane mahkumundan daha dardır.

Zaten geminin alanı sınırlıyken, bir de diğer denizcilerin alanları ve yetkiniz olmadığı için giremediğiniz alanlar vardır.

Aylarca da gemiden çıkamazsınız.

Gemi limana demirler, günlerce yün indirmek-bindirmek için bekler ama liman sahibi ülkenin kanununa göre limana girebilir ya da giremezsin, falan filan.

Abdülmecid’de donanmayı yabancı subaylarla doldurdu. Bunlar da kendi ülkelerinin gemilerini ve silahlarını satmak için uğraştı.

Sadece Hobart paşa isimli bir İngiliz, Yunanlıların Girit’li asilere yardım etmesine büyük ölçüde engel oldu ve adanın Osmanlı egemenliğinde kalması, Hobart paşa sayesine yirmi yıl kadar uzadı.

Cumhuriyet döneminde dahi denizci nesil yetiştiremedik. Bu gün üç tarafı denizlerle çevrili ülkenin, denizcilik bakanlığı yok.

Arada not,  gemiye sadece yat gezintileri ve Heybeli adaya gitmek için binmiş de olsam, denizcilik konusuna takıntılıyım.

Öğrencilerime denizciliği öneriyorum, ilk defa geçen senenin iki mezunu üzerinde başarılı oldum.

İzmir de denizcilik okuluna gittiler.

En büyük silahım bu alanda işsizlik olmaması ve maaşların yüksekliği. Dünya gemi adamlarının beşte biri Filipinli. Ülkemizin işsiz gençleri, bu iyi maaşlı işe niye gitmesin.

Denizcilik, inşaatın değil, insanın önemli olduğunun en önemli göstergesi.

İstediğiniz kadar büyük ve modern gemici yapın, denizciliği yaşam tarzı olarak benimsemiş denizcileriniz yoksa denizlerde yoksunuz.

İnşaatçı zihniyet farkında olmasa da her şeyde böyledir.

Öğretmenliğe yeni başladığımda, meslekte ve memurlukta bayağı ilerlemiş, ilçe milli eğitimde şubemüdürü bir büyüğüm anlatmıştı.

12 Eylül rejimi okullara bolca bilgisayar, video makinesi, fizik-kimya deney seti, matematik seti falan yollamış.

Sonra da öğrencilerle çok güzel kullanmışlar, öyle mi?

Pek çok okulda gönderilenlerin hepsi, öğrenciler kırar, bozar da demirbaş sayımında müfettişlere hesap veremeyiz diye depoda çürümüş.

Hatta gene 12 Eylül dönemi, mille eğitim bakanlığı öğretmenlere izlemesi için bir video kaset gönderiyor, öğretmenlerin izlemesi için, Ancak video makinesi kutusundan çıkmamış ve o zamanlar için lüks bir ürün sayılan video, hiç bir öğretmenin evinde yok.

Makinenin nasıl kurulacağını bilmiyorlar. İlçenin radyo-televizyon tamircisi çağrılarak, video kuruluyor, film izleniyor. Ardından da makine tekrar kutusuna konuyor.

O setlerin, bilgisayarların, videoların ve pek çok envanterin kaderi depolarda çürümek oluyor, tıpkı Abdülhamit’in koca donanmayı Haliç’te çürütmesi gibi.

Kamu oyunun, hatta öğretmenlerin pek az bildiği bir şey vardır ki, milli eğitimin bakanları gibi, diğer üst düzey bürokratlarının da pek çoğu hayatı boyunca öğretmenlik yapmamıştır.

Yapmışlarsa bile son yirmi küsur yıldır derse girmemişlerdir.

Pek çok bakanlık müfettişi, bayındırlık, maliye, iç işleri vesaire müfettişi iken kadro fazlası oldukları için milli eğitime kaydırılmıştır.

Yani maarif (eğitim) müfettişi olsalar da, bu işten anlamayan müfettiş çoktur.

Branşları sorulduğunda, düz lisede iseler maliye, torna, makine öğretmeni olduklarını söylerler ama bu branşlarda bakanlık müfettiş yoktur.

Bir işten anlamıyorsanız, denetimde iki şeye dikkat edersiniz, temizlik ve evraklar.

Bu yüzden olağan teftişlerde devlet daireleri ya da kurumlar, bal dök yala kıvamında temizlenir ve eksik evraklar tamamlanır.

Sonra demirbaş sayılır, yıllık sarf miktarından az bir şey fazlanın bile hesabı sorulmuş.

En ufak kırık, hasar bile ciddi meselesi olmuş. Ama o eşyalar neden kutudan çıkarılıp, öğrenciler tarafından kullanılmamış diye sorulmamış, garip!

Sonuçta eşyalar bile onu kullanacak insanlar istiyor.

Ekim devriminden sonra genç Sovyetler Birliğinin en büyük sorunu, yetişmiş eleman eksikliğiydi. Bütün yetişmiş insanlar, aristokrat sınıfındandı ve ülke bu açığı çok derin yaşadı.

Lenin, çok acele olarak politeknik okulları açtı. Sovyetler Birliğini süper güç yapan ve Rusya’nın halen süper güç olmasını sağlayan bu politeknik okullardır.

O okulları benzeri Türkiye’de de açıldı, adları köy enstitüleri idi, akıbetini hepimi zvakından biliyoruz.

Aslında Sovyetler de bu okulları Finlilerden almıştı.

Yüzlerce yıl önce İsveçlilerin, sonra da Çarlık Rusyasının sömürgesi olan Finliler 1917’nin Şubat ve Ekim devrimlerinin kargaşalığından faydalanıp, Polonya ile beraber bağımsızlığını ilan etmişti.

1940 kış savaşında beklenen, Rusya’nın, Moldova, Letonyaa, Litvanya ve Estonya’yı olduğu gibi bir kaç hafta içinde işgal etmesiydi.

Türkiye’nin üçte biri kadar (Ekvator’a uzak olması sebebiyle haritalarda daha büyük gözüküyor) yüz ölçümlü, dört milyon kadar nüfusu olan ve neredeyse bin yıl sonra ilk defa bağımsız olan bu küçük ülkenin  ne askeri ne de silahı , böyle süper güce karşı koymaya yeterli değildi.

Ancak üç buçuk aylık savaş, özellikle korkunç bir Sovyet yenilgisi ile sonuçlandı. Sovyetler tüm gücü ile yüklendi ise de, o zamanlar adı Lenngrad olan eski başken Sen Petersburg civarındaki topraklarla, çok az bir arazi ile yetinmek zorunda kaldı.

Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabını üniversitenin ilk yılında okumuştum ve hiç bir şey anlamamıştım.

Tamamen ütopik bir ülke tanıtımıydı.  Atatürk’ün de bu küçük kitabı neden tavsiye ettiğini, hatta her harbiyelinin okumasını neden tavsiye ettiğini hiç anlamamıştım.

Çünkü çok toydum. Bu güz az kullanılsa da Türkçe de bu durumun tam adı toyluk, insanın bazı şeyleri yaşamaması ve bu yüzden de bilmemesi durumu.

Kitap yayımlandığında henüz kış savaşı olmamıştı. Finliler henüz yoksul ve yeni bağımsız bir ülkeydi.

Kitapta inşaat ya da bayındırlıkla ilgili hiç bir şey yoktu. İnşaatçılık ve İnsancılık

Normalde yeni bağımsızlık kazanan ülkeler ve yeni iktidar olan ideolojiler, büyük bayındırılık ve inşaat işlerine girip, ülkeyi devasa bir şantiyeye çevirirler.

Oysa ülkenin önce insana ihtiyacı vardır.

Yoksa devasa ve işe yaramayan bir donanma sahibi Osmanlı gibi kalakalırsınız. Bir ordunun donanmadan evvel gemiciye, tanktan evvel tankçıya, toptan evvel topcuya ihtiyacı vardır.

Sirte körfezi krizi sırasında Libya’nın elinde Rus yapımı Mig-29, Amerikalıların elinde F-16 uçakları vardı ve o zamanlar Mig-29’lar, teknolojik olarak F-16’lardan ileriydi.

Oysa F-16’lar Libya hava kuvvetlerini çabucak yenmiş, perişan etmişti.

Sorun sadece pilotların eğitimi değildi, ülkenin kültürü de buna dahildi.

Libyalı pilot ilk defa 22 yaşında otomobile binip, 24 yaşında pilot olurken; Amerikalı pilot, daha çocukken, oyun olarak uçak kullanıyordu.

İnşaatçılık ve İnsancılık

Bizim atari dediğimiz video oyunları. 1950’li yıllarda moda olmuştu.

Bizde ise insan faktörü, Atatürk’ten her uzaklaşmada daha da önemsizleşti. Maaşlar bir yana, saygınlık da düştü.

O işe yaramaz Hababam Sınıfı ve öğretmeni aşağılama üzerine bir okul kültürü kuruldu ve yüceldi.

Biz hep 1978-79 yıllarında  42 günde ya da mektupla öğretmen yapılanlardan konuşuyor.

Oysa daha 1995-96 yıllarında 60 binden fazla eğitim bilimlerinden bihaber, çoğu ziraat mühendisi öğretmenler nesli geldi.

Pek çoğu tarım bakanlığına geçse de, büyük çoğunluğu duruyor ve yaş haddinden emekli olamıyorlar.

Pek çok ziraat mühendisi sınıf öğretmenliği yaparken, sınıf öğretmenleri atama bekliyor.

Bu uygulama uzun süre devam etti. İnşaatçılık ve İnsancılık

Mesela teyzem (benden 2 yaş büyüktür), bankası kapatılınca, iki bin bir yılında, altı senelik bankacılıktan sonra öğretmen atandı. Sebebi de İşletme bölümünü İngilizce okumasıydı.

Şimdi de İngilizce öğretmenleri atama bekliyor.

Öğrencilerime öğretmenliği tavsiye edemiyorum.

Eğitim sistemimiz üzerine de bir şey düşünemiyorum zira bence eğitim sistemimiz, sistemsizliğin sistemi, hakiki bir anarşi.

Bakanlığımız o kadar yönetimsizdir ki, süreli üst yazılarda bile bakan yerine bürokratın birinini imzası yer alır.

Mesela bir zamanların tebliğler dergisinde çoğunlukla bakanın adı yer almazdı, bakan adına müsteşar Bener Cordan’ın adı yer alırdı.

(Laf aramızda adından dolayı gayrı müslüm sanırdım, kendisi Trabzonlu’ymuş. Müsteşar yardımcılığı ve Müsteşarlığı ziraat mühendislerinin, işletmecilerin kolayca öğretmen olduğu yıllardır.)

Sonra dönüp öğretmenleri suçluyorlar.

Hayatı Hababam Sınıfı edebiyatı yaparak geçmiş serseriler, öğretmenleri 24 Kasımlarda bile aşağılayan bürokratlar, ziraat mühendislerini, işletmecileri öğretmen yapan politikacılar, öğretmenleri suçuyor.

İnsana yatırım yapmayanlar da beton ile övünüyor. Şu günlerde bazılarının dev şehir hastaneleri ile övünmeleri gibi.

Dev inşaatlar bir ulus inşa edebilseydi, bunu Libya yapardı.

Sinan Kemal