Büyük Bölünmüşlüğümüz ve Hasan Ali Toptaş

Büyük Bölünmüşlüğümüz ve Hasan Ali Toptaş

Büyük Bölünmüşlüğümüz ve Hasan Ali Toptaş

Geçenlerde kendim gibi bir bloger arkadaşın (Taylan Kara)  facebook paylaşımında bloguna (https://www.taylankara.com) rast gelince bu yazıyı yazmaya karar verdim.

O yazıya kadar dikkatimi çekmemişti ama gerçekten de şu günlerde yasak olan bir şey var,

Hasan Ali Toptaş’ı yermek, hatta eleştirmek.

En radikal sağ, en radikal sol, en orta yolcular, en ateistler, en dindarlar bile edebiyat yorumlarında Hasan Ali Toptaş’ı övüyor.

reklam

Kendisi emekli bir memur olarak, güzel kitaplar yazıyor. Forbes dergisine göre Türkiye’nin en çok kazanan 12. yazarı.

Büyük Bölünmüşlüğümüz ve Hasan Ali Toptaş

Kendisinin beğenmediğim tek tarafı, ben emekli memur değil, bir entelim havasında çok tuhaf cümleler kurması. Mesela şu cümleler onun kitaplarından çıkma:

“Boyunlarında lastik sapan taşıyan düşsel çocukların ıslıklarına yakalanmış ölü bir kuşluk vakti, balkonda oturuyorduk.”

“Belki de, atış menzilinin ötesinde düşler kuran ve arkadaşlarıyla değil de düşleriyle birlikte yürüyen trompetçi bir askerin kirpik kırpımıydı zaman.”

“Evimiz tıpkı bir şarkı gibi, içindeki eşyalarla birlikte püfür püfür dalgalanıyordu o böyle yapınca.

Hatta, çeşitli zangırtılardan oluşan, her yanı rengârenk halılarla kaplı acayip bir kuş suretine bürünerek hızla havalanıyordu da, çok uzaklara gidip bir an için bilinmeyen âlemlerde geziniyordu sanki.

Bunlar gibi pek çok cümle, özellikle yeni kitaplarını anlaşılmaz kılıyor.

Asıl konumuz Hasan Ali Toptaş değil.

Eskiden Hasan Ali Toptaş gibi pek çok ortak değerimiz vardı. Kamuoyunda herkes tarafından bilinir, izlenir ve takip edilirdi.

Atilla İlhan, Türkiye’de Troçkizm’in tek neferi gibiydi. Siyasi görüşleri hem sağda, hem de solda hafiften alay konusuydu.

Gene de en sağdan en sola şiirleri beğenilir, kitapları kapışılırdı.

Sezai Karakoç, İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu gibi şairlere solcular da övgü düzerdi.  Bazı değerler o kadar ortaktı ki, kimse pek aleyhinekonuşmazdı.

Edebiyatta sadece Hasan Ali Totaş kaldı.

Siyasi bir tavrı yok ya da belli değil. Emekli memur, oturmuş romanlarını, hikayelerini yazıyor.

Oysa müzik ve sinema sektöründe hiç kalmadı böyle kişiler. En son Müslüm Gürses vardı, 2013 de o da aramızdan ayrıldı.

Çünkü müzik dünyasında belediye ve üniversite konserleri taraf olup olmadığınızı çabucak belli ediyor.

İktidar lehine beyanat vermeyene bu konserler büyük ölçüde kapalı.

Televizyon dizileri ise sinema ve televizyon dünyasının tarafını göstermeye yarıyor.

Kanalların çoğunun tarafı belli ve taraf değilsen bertarafsın. Pek çok ünlüyü  bu yüzden uzun zamandır dizilerde göremiyoruz.

Oysa eskiden müzik ve film zevkine tarafgirlik o kadar girmezdi.

Oysa şimdi neredeyse ölülerle kavga edeceğiz.

Rahmetli Barış Manço ile Cem Karaca’nın ölmeye yakın zamanlarında Fetö grubuna yakınlıkları çok konuşuluyor.

Pek çok kişi de yeniden taraf olma arayışında.

Orhan Pamuk Ot dergisinde yazmaya başlamış.

Malum, kendisi yetmez amacılardandı. Sonra o ama, vaktiyle telefonda tebrik ettiğini unutum, teröriste ödül verdiler dedi.

Pamuk’da bir ara ulusal ortak değerdi.

Ama o Nobel aldı sözleri ortalıkta dolaşıyordu. Aziz Sancar’ın Nobel ödülünden sonra gözden düştü.

Benim Ot’da yazmasına şaşırmamın nedeni Pamuk’un Ot, Kafa, Bavul ve benzeri dergilerin ilk öncüsü Öküz dergisini zamanında küçümsemesi ve Öküz gibi pek çok dergiyi çıkaran Lemancılarla arası çok da iyi değildi yanılmıyorsam.

Gerçi muhafazakarlar üstünü çizdikten sonra, Atatürkçüleri ve Sosyal Demokratları da küstürmüş iken, Nobel’in havası da sönmüşken, bir şeyler yapması gerekti.

Yurt dışı satışları da. Türk halkını etkileme gücüne bağlı.

Benzer bir durum Amerika’da yaşayan iki iktisat profesörümüz içinde geçerli.

Daron Acemoğlu ve Arman Kırım;  A.B.D’deki akademik koltuklarından Türkiye’ye öğütler verir, özelleştirme ve liberalleşmeyi savunup, durulardı.

Makaleleri ve kitapları çok okunur ve çok satılırdı.

O zamanlar televizyon kanallarında iktisat profesörleri krizden nasıl çıkarız öğütleri şovu yapardı.

Şimdi ise kriz var demek bir terör suçu ve ekranlar ilahiyatçı olmayan profesörler çıkamıyor.

Bu ikili sosyal medyada sık sık Nobel Ekonomi ödülüne adaylarıymış gibi tanıtılır.

Ancak dediğim gibi Sancar sayesinde Nobel’in de havası söndü.

Onlar da bir zamanlar hor gördükleri laik, kemalist rejime yönelmişler.

Cumhuriyet ve Birgün gazetesinde Acemoğlu’nun reklamı vardı ve köşe yazarları Acemoğlu’nun tanıtımını yapıyordu.

Oha dedim, Cumhuriyet gazetesi bari eski yazı işleri müdürü Hasan Cemal’in kitaplarını tanıtsın. (Kimse kızmasın, Kendimi Yazdım ne kadar çok satmıştı. Oysa gençler arasında adını bilen yok.)

Acemoğlu’nun Platin denen ve doksanlı ve iki binli yılların onlarca borsa-ekonomi dergilerinden biri için yazdığı Türkiye Nasıl Zenginleşir kitabını okumuştum.

İki binlerin ortalarındaki bir borsa spekülasyonu operasyonunda bazı dergilerin, küçük yatırımcı denen borsa meraklılarını yönlendirmek için bu dergilerin kullanıldığı ortaya çıkmış, zamanla da birer-ikişer kapanmışlardı.

Bu kitapta da Türkiye’nin fason imalat merkezi olmasını öğütlüyordu.

Kitap, sürekli aynı şeyleri tekrar ediyor, Türkiye’nin fason imalat merkezi olması gerekliliğini anlatıp, yeni nesil tedarikçiler olalım diyordu sürekli.

Bir de Milton Freidman’ın Dünya Düzdür kitabını okumamızı öğütlüyor.

Merak ediyorum, hadi Orhan Pamuk yazar ve para kazanmasının yolu kitaplarını satmak.

Peki bu profesörlere ne oluyor? O meşhur üniversitelerinden yeterince maaş almıyorlar mı?

Yoksa tüm dertleri ilgi mi?

Yoksa Amerika’daki tüm bu iktisat, siyaset bilimi, sosyoloji ve benzeri branştaki profesörlerin asıl görevi,  çalıştıkları üniversitelerin adını kullanıp, Türk toplumunu etkilemek  mi?

Yoksa Arman Kırım’ın, Daron Acemoğlu’nun ne işi olur, ulusalcı Cumhuriyet ve solcu Birgün gazeteleriyle?

Sonuç ne olursa olsun bu kamplaşmış ve bölünmüşlüğümüzde bir tek Hasan Ali Toptaş ulusal bir değer olarak öylece duruyor.

Sinan Kemal

Araştırmacı; Yazar