Bürokrasiden Kaçan Domuzlar

Bürokrasiden Kaçan Domuzlar

Bürokrasiden Kaçan Domuzlar

Bazı insanların yeri kolay doldurulmuyor, bazı işleri o insanlar kadar mükemmel yapacak insanlar ortaya kolay çıkmıyor. Bir de bu işlerin yapılması için uygun ortam olmalıdır. Örneğin, iyi piyanist yetişmesi için o çocuğun çevresinde birileri piyano çalmayı sevmelidir, o çocuk piyanoya ulaşmalıdır.

Yazarlıkta öyledir. Bu yeri kolay dolmayan insanlardan birisi de Aziz Nesin’dir. Ülkemizde pek çok mizah yazarı var ancak ben hiç birinden Aziz Nesin’den aldığım tadı alamıyorum. Onun hikayelerini yazabilmek için iyi bir yazar olmak yetmez, Türkiye’de yaşamak gerekir. Gene Aziz Nesin’e ait bir hikayede, Türkiye’ye gelen bir yabancı hararetle Aziz Nesin’i arar, onunla ağzı kulaklarında konuşur, onun yazarlığını över. Sonra Türkiye’de yaşadıkça ustayı övmez olur, sonra da sıradan biri gibi davranır. Usta, sebebini sorar, o da cevap verir:

-Ben bu hikayeleri, sizin olağanüstü hayalgücünüzün eseri sanıyordum, meğer siz şahit olduğunuz olayları yazıyormuşsunuz.

         Bence şahit olmak yetmez, düzgünce de yazmak gerekir.

Bu hikaye tamamen gerçek ve ben bakalım usta kadar iyi yazacak mıyım?

reklam

Şimdi ben, Milli Parklar Genel Müdürlüğünde memurum. Ankara’da genel merkezde. Ben, elimden geldiğince bu parkları yağmalamaya çalışan, hayvanlarını, bitkilerini yok etmeye çalışanlarla mücadele ederim. Milli parkların geniş arazi varlığı vardır, pek çoğu birinci dereceden koruma, yani sit alanıdır. Turistlik tesis yapmaya, maden çıkarmaya, taş ocağı açmaya pek çok kişi vardır. Bir de avcılar. Av denen zevki zerre anlamam. Bu küçük bir çocuğu dövme, yada kasabın koyun, sığır kesmesi gibi bir şeydir benim için. O hayvan benden akıllı ve zeki değil, benim kadar donanımlı da değil. Adamlar dürbünlü tüfekle, helikopterle hayvan avlıyor. O kadar uğraşana kadar al tüfeğini, sokak köpeği vur. Hoş, av sporu,av turizmi diye çırpınan adamlar, evlerinin önünde bir kedi yada köpek ezilse, kıyameti koparır.

Bir de mevzunun karşı cephesi var. Koyunları parçalayan kurtlar, kümeslere dadanan tilkiler, gelincikler, sansarlar ve benzeri.

En beteri domuzla.

Bence domuzlar, farenin devasa boyutta olanıdır. Genetik bilimi yada hayvan biyolojisi ne derse desin, benim gözümde domuzlar, devasa farelerdir. Fareler gibi çok doğurur, dayanıklı olduğu için aşırı ürer ve fareler gibi ne bulursa yer. Kendi dışkısını yemesi bir yana, başka hayvan dışkılarını, otu, eti, leşi, odunu, metali, ne bulursa onu yer. Ayağının altına gelen faresi, gene ayağıyla tutar ve yer.

Bu oburluğuyla beraberi bu hayvanlarda gurmelikte vardır. Yiyeceğin hasından anlar. Nişastalı besinlere bayılır. Mısır ve patatese çok düşkündür. Aslında ekili alanları tahrip etmeye bayılır. Bostan ürünleriyle de arası iyidir. Fasulye, kavun, karpuz sevdikleri arasındadır. Meyvelerden en fazla elmayı sever. Ağaca sürtüne sürtüne meyveyi düşürür. Sürtünmesi birazda parazit dolu sırtını kaşımasıdır. Bu kaşınma huyu yüzünden çam fidanlarını kırar.  Birde özellikle toprak maltına yetişen mantarlar var. Toprağı burunlarıyla eşeleyip, metreler altındaki mantarları yer. En fazla domalan mantar denen mantarı yer. Fransızlar, bu mantarı pek bir sever, domuzlarla aramaya gidermiş. Bir ara Türk sosyetesinde de moda oldu, unutuldu.

         Yiğidi öldür, hakkını yeme derler ya, bu domuzların faydası da yok değildir.

Bir kere bir çeşit, çöp öğütme makinesidirler. Köylerde ve ilçelerde, domuzlar sayesinde çöp birikmez, çöp dağları hiç olmaz. Mantar için toprağı eşelemeleri, toprağı sürmeleridir. Yedikleri tohumları, sindirmeden vücutlarından atması, ormanda ağaç ve diğer bitkilerin çoğalmasını sağlar. Hatta geniş ormanlar, domuzların eseridir.

Bu sebepten, bir milli parkta domuz avı yapılacaksa, burada domuz sayısı, normalden fazla olmuş olmalıdır. Geçenlerde Tunceli’den bir yazı geldi. Munzur vadisinde domuzlar, köylülerin tarlalarına dadanıyormuş, sürek avı için izin istediler. Bu milli park için bakanlığımızın öngördüğü domuz populasyonu  yüz ellidir. Ben de cevaben bölgede yabani hayvan sayısının öğrenilmesini istedim.

         Bekledim, bekledim, yazı gelmedi.

Ben de hatırlatma yazısı yazdım. Gelen yazıda hayvanları saydıklarını söylüyorlardı. Hayvan sayısı tam yüz kırk dokuzmuş. Hay maşallah. Tam sınırda ve artarsa av gerekli. Usulen üç ay sonra gene sordum, domuzların sayısını. Gene  saydılar ve yüz yirmi dokuz dediler.

Hayda, bu hayvanlar arasında salgın olmasın. Belki de kaçak avcılar avlamıştır. Sebebini sordum. Hayvanlar, komşu il olan Erzincan ‘a kaçmış. Ben de Erzincan Orman işletmeyi aradım. Hayvanlara ne oldu diye. Bir kere yola çıkmışken, hızlarını alamamışlar, Erzurum’a gitmişler. Erzurum’a yazı yazdım, hayvanlar Kars’a girmiş.

Hey maşallah. Erzurum, en büyük yüz ölçümlü illerimizden birsidir. Erzincan’dan Kars’a üç yüz kilometreden fazla mesafe vardır. Benim hesabıma göre, bu hayvanlar, yaklaşık on beş ila, on dokuz gün arasındaki zaman diliminde bu mesafeyi aşmışlar. Üstelik fazlasıyla dağlıktır bu arazi ve bu olay şiddetli Erzurum kışında olmuştur.  Meşhur Sarıkamış faciasına sebep olan Allahu Ekber dağları dahil, bazıları üç bin metreden yüksek onlarca dağı aşmışlar. Vah garipler.

Yok, ben bu işi tamam edeceğim. Tahmin ettiniz, Kars’la da yazıştım gelen cevap müthiş! Bu hayvanlar sınır geçip, komşumuz Ermenistan’a gitmişler.

Ben de domuz olsam, onlar gibi yapardım, böyle kötü bürokrasili bir ülkede yaşayacağıma, yüzlerce kilometre yürüyüp, bir komşu ülkeye iltica ederdim.

Sinan Kemal

Araştırmacı; Yazar