Ali Kemal Hasan Tahsin ve Ahmet Şık

Ali Kemal Hasan Tahsin ve Ahmet Şık

Ali Kemal Hasan Tahsin ve Ahmet Şık

1867 yılında İstanbul’da doğdu.

Mülkiye Mektebindeki dört yıllık eğitiminin son yılında yabancı dil için Fransa’ya gitti. 1889 yılında yurda döndükten sonra tahrikçiliği yüzünden Halep’e sürgüne gönderildi…

Sürgünde geçen beş yılın ardından İstanbul’a döndü.

Tekrar sürgüne gönderileceğini öğrenince 1894 yılında Avrupa’ya kaçtı.

reklam

2. Meşrutiyetin ilanından sonra tekrar yurda döndü…

1913 yılında “Peyam” adlı bir gazete çıkarmaya başladı… Burada yazdığı yazılarla Damat Ferit’in gözdesi oldu.

1919’da kabinede Milli Eğitim Bakanı ve İç İşleri Bakanı olarak görevlendirildi…

Çıkarmakta olduğu gazeteyi Rum asıllı Mihran Efendi’nin “Sabah” gazetesiyle birleştirerek gazetenin adını Peyam-ı Sabah olarak değiştirdi…

Bu yüzden kendisine “Artin” lakabı takıldı…

1.Dünya Savaşı bitmişti… Ve Türkiye Mustafa Kemal’in önderliğinde, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın eşiğindeydi…

Tahrikçilik, kışkırtıcılık yaptığı zaman kendini rahatlamış hisseden bir yapıya sahipti Ali Kemal

Kaleminden kan damlardı… Ali Kemal Hasan Tahsin ve Ahmet Şık

Gazetesinde yazdığı yazılarda, Ulusal Kurtuluş Savaşı hazırlıkları yapmakta olan Mustafa Kemal aleyhine yazılar yazdı, İstanbul’da kamuoyu oluşturmaya çalıştı…

İç İşleri Bakanlığı döneminde Erzurum Kongresinden Sivas Kongresinin sonuna kadar Mustafa Kemal’i tutuklatmaya çalıştı…

Bakanlıktan ayrıldıktan sonra da Ulusal Harekete amansızca saldıran yazılar yazmayı sürdürdü…

Ulusal Kurtuluş Savaşının büyük bir zaferle sonuçlanmasından birkaç ay sonra, 10 Kasım 1922’de, İstanbul’da bir berberde tıraş olurken derdest edildi.

İstiklal Mahkemesinde yargılanmak üzere Ankara’ya götürülürken İzmit’te linç edilerek öldürüldü…

*  *  *

1888 yılında Selanik’te doğdu.

Mustafa Kemal’in de eğitim görmüş olduğu Şemsi Efendi Okulunu, ardından da Feyziye mektebini bitirdi.

İttihat ve Terakki’nin verdiği burs ile Paris Sorbonne Üniversitesinde Siyasal Bilimler eğitimi aldı.

O dönemde İtalya’nın Trablusgarp’i işgali üzerine düzenlenen protesto gösterilerini organize etti…

Teşkilat-ı Mahsusa adına da bazı görevler üstlenen Hasan Tahsin, Osmanlı aleyhine çalışan İngiliz Buxton kardeşleri Bükreş’te öldürdü…

10 yıl hapis cezasına çarptırıldı… 1916 yılında yurda döndü.

1919 yılında düşman işgallerine karşı Anadolu’da kurulan cemiyetlerden biri de İzmir’de kurulan “Redd-i İlhak Heyeti Milliyesi” cemiyetiydi…

14 Mayıs 1919 akşamında Yunan gemileri İzmir limanına demirlerken, aynı saatlerde cemiyet mensubu vatanseverler İzmir’in Maşatlık meydanında toplanmıştı…

Kalabalığa karşı o tarihi konuşmasını yapan Hasan Tahsin sözlerini “İzmir’i Yunan’a vermeyeceğiz” diye haykırarak bitirdi…

15 Mayıs 1919…

Saat 09.00 sularında gemilerden inen Yunan askerleri işgal edecekleri mahallelere doğru yürüyüşe geçti…

Tam o sırada kalabalığın arasından ön tarafa sıyrılan Hasan Tahsin

“Olamaz, olamaz… Böyle ellerini kollarını sallayarak giremezler” diye bağırdıktan sonra silahını çekti ve düşmana o tarihi ilk kurşunu sıktı…

İki Yunan askerini vurdu… Hemen ardından Yunan askerlerinin süngü darbeleriyle yere serildi…

Şehit olduğunda 31 yaşındaydı… İlk şehidimizdi…

Hasan Tahsin’in sıktığı o ilk kurşun Anadolu’da büyük yankı uyandırdı ve yurt çapında bir direniş hareketinin fitilini ateşledi…

1973 yılında dikilen “Hasan Tahsin, İlk Kurşun” anıtı her yıl ziyaretçi akınına uğramaktadır…

*  *  *

Evet… İki gazeteci… Birisi çok odalı sarayların emir kulu…

Düşmanların boyunduruğuna girmek için adeta çırpınan…

Vatan nedir bilmediği için vatan sevgisinin anlamını da bilmeyen…

Bağımsızlık savaşı verenleri tutuklatmak için bin bir dalavere çeviren bir hain…

Diğeri ise İttihat ve Terakki terbiyesi almış… Vatan aşkıyla tutuşan…

Toprağında düşman çizmesi görünce kanı tepesine fırlayan…

Canı pahasına da olsa bir fitili ateşleyince, o ateşin tüm yurdu saracağının bilincinde olan bir vatansever…

Bir kurşun… Tek bir kurşun… Sesi Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar yankılanan o ilk kurşunu sıkan bir yiğit…

*  *  *

Vatan hainlerinin, diktatörlerin sonu hep aynı olmuştur…

Ya intihar etmişler, ya yurt dışına kaçmışlar, ya da linç edilmişlerdir…

Hitler’e bakın… Vahdettin’e, Mussolini’ye bakın… Ali Kemal’e bakın…

(Burada demokrasi aşığı bir insan olarak “linç”in yasaların yerini almasına kesinlikle karşı olduğumu vurgulamak isterim)

Bir de dönüp vatan için canını ortaya koyanlara bakın… Yörük Ali Efe’ye, Hasan Tahsin’e bakın…

Yarım saat içinde Çiğiltepeyi alamadığı için canına kıyan Albay Reşat’a bakın… Heykelleri dikilmiştir…

Adlarına türküler yakılmıştır…

Tarihe altın harflerle yazılmışlardır…

Şöyle bir günümüze bakıyorum da…

Her gün belli bir merkezden gönderilmişçesine aynı manşetlerle çıkan gazete yazarlarını değerlendirmek içimden bile gelmiyor…

Hedef göstereni mi ararsınız, bugün ak dediğine yarın kara diyeni mi ararsınız, bilemedim…

Ama bildiğim bir tek şey var…

Her dönemde yargılanan, hapse atılan ama gazeteciliğinden asla ödün vermeyen sevgili Ahmet Şık, bugüne dek sergilediği onurlu ve dik duruşuyla günümüzün yaşayan Hasan Tahsin’idir…

 

Filizay

Twitter: @yaziIif_

”Müfteridir Namerttir Alçaktır” yazımı kaçıranlar için…

Sanatın her dalıyla ilgilenen... İç ve Dış politika'yı yakından izlemeye çalışan... Atatürk'çü felsefeye gönülden bağlı... Demokrasi ve Özgürlük sevdalısı... ''Özgürlük ekmekten tatlı, Güneşten güzeldir''