İşin Kolayı: Fıttır-At Gitsin

İşin Kolayı: Fıttır-At Gitsin

İşin Kolayı: Fıttır-At Gitsin

 

Bunalıyorum… Fıtratacam yani. O derece… Neden mi? Okuyalım…

 

Eskiye özlem duyan yöneticilerin konuşmalarında, demeçlerinde, özellikle eski sözcükler kullanmasına karşın, yenilikçi, ülkesi için yeni atılımlar yapan yöneticilerin öz Türkçe kullanmaları sizin de dikkatinizi çekti mi?

Özlem yerine hasret, anı yerine hatıra, eden bulur yerine men dakka dukka, ya da yaradılış yerine fıtrat...

(O güzel Türkçesini gerçekten özlediğim rahmetli B. Ecevit’i saygıyla ve özlemle anıyorum)

Bir ulusu ulus yapan unsurlardan biri ulusal bilinç (milli şuur) ise diğeri de ulusun konuşma dilidir.

Bu bağlamda Ulu Önder Atatürk, “Ne Mutlu Türküm Diyene” ifadesiyle ulusal bilinci dirilttiği gibi yaptığı dil devrimiyle de Osmanlıcanın içinde eriyip gitmekte olan Türkçemize sahip çıkarak Türk Ulusunun adeta yeniden doğmasını sağlamıştır.

Böylece Atatürk, yıkılmış bir imparatorluktan, kökü neredeyse insanlık tarihine denk Türk ulusunu ayağa kaldırarak tarihin sahnesine yeniden sürmüştür.

Mustafa Kemal Atatürk’e gelmiş geçmiş en büyük dünya lideri denmesinin sebebi de budur…

*  *  *

Evet, yaradılış demiyorlar, Arapçasını söylüyorlar, fıtrat diyorlar. Bu bile bir Arap özlemini çağrıştırıyor.

Peki, nedir bu fıtrat? Türkçe sözlük anlamını bir anımsayalım önce. Fıtrat:

  1. Yaradılış, ilk yaradılış, ilk varlık hali.
  2. Bir kimsede doğuştan bulunan vücut ve ruh özelliklerinin tümü, huy.
  3. Bir şeyin yaratılırken kazanmış olduğu özellikler bakımından durumu.

Bu tanımlara bakınca “fıtrat” sözcüğünün, evrenimizdeki tüm varlıkların yaratıcısı olan tanrımızın hayvanlara verdiği çoğalma, beslenme, yavrusunu koruma gibi güdüler; bitkilere verdiği fotosentez, polenle çoğalma, çiçek açma, meyve verme gibi özellikler; ve insanlara verdiği acıma, sevme, sevinme, tat ve koku alma, görme, bencillik (ego), hırsızlık, megalomani (kendini büyük görme hastalığı), narsizm (kendine aşık olma durumu), kıskançlık gibi duyular/duygular geliyor akla.

Bunlar yaradılıştan. Fıtrat yani…

İşin Kolayı: Fıttır-At Gitsin

Tamam da aynı zamanda yine insanlara verdiği beyin (düşünme, yargılama, seçenek yaratma, karar verme) gibi özellikler de gelmiyor mu akla?

Demem o ki, düşünme, yargılama, önlem alma, karar verme, seçenek yaratma gibi beyin işlevleri de “fıtratımız”da var.

*  *  *

 “1919 yılı Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım.

Genel durum ve manzara: Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu durum, Dünya Savaşı’nda yenilmiş… şartları ağır bir Ateşkes Antlaşması imzalanmış, millet yorgun ve fakir bir halde.

Milleti ve memleketi Dünya Savaşı’na sokanlar, kendi hayatlarının endişesine düşerek memleketten kaçmışlar.

Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını emniyete alabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta…

Ordunun elinde silahları ve cephanesi alınmış ve alınmaktaHer tarafta yabancı subay ve memurlar ve ajanlar faaliyette.

Nihayet başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün önce 15 Mayıs 1919’da itilaf Devletleri’nin uygun görmesiyle Yunan ordusu İzmir’e çıkartılıyor.

Bundan başka, memleketin her tarafından Hıristiyan azınlıklar gizli, açık milli emel ve maksatlarını gerçekleştirmeğe, devletin bir an evvel çökmesine, çalışıyorlardı.”

Bu satırlar Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihi nutkundan aynen alınmıştır.

Soru şudur: Yukardaki fıtrat tanımlarına bakarak, Osmanlı’yı hangi “fıtrat” bu noktaya getirmiştir.

Neden 1699 yılından beri sürekli toprak kaybettiklerini masaya yatırıp çözüm aramamışlardır? Avrupa’nın neredeyse yarısı Osmanlı toprağı iken, neden 200 yıl içinde itelene itelene Anadolu’ya kadar geriletilmişlerdir?

1. Dünya savaşında taraf seçerken yanlış tercih mi yapmışlardır?

Bu soruları daha da çoğaltabiliriz.

Bana sorarsanız, Osmanlı, fıtratı gereği özünde bulunan düşünme, seçenek yaratma ve karar verme sürecini ya çalıştırmamış, ya da çalıştıramamıştır…

Bu özellik Mustafa Kemal’in fıtratında ne kadar gelişmiş ise, Osmanlı’nın son 200 yılındaki  padişahlarında da o kadar gelişmemiştir…

*  *  *

Vurgulamak istediğim “fıtrat” kavramının bir doğma olmadığıdır.

İnsanoğlunun fıtratı durağan, kalıplaşmış bir kavram değildir.

Tam tersine fıtratın içinde zaten var olan düşünme, seçenek yaratma ve karar verme sürecinin, değişen ve gelişen dünya koşullarına koşut olarak değişmesi ve gelişmesidir.

Konuyu bir örnekle açıklamak gerekirse, bir elma ağacının mevsimi gelince elma vermesi fıtrattır, doğası gereğidir.

Ama bir madende meydana gelen göçük kesinlikle fıtrat değildir.

Aksi halde her maden ocağında kaza olması gerekmez miydi?

İşin Kolayı: Fıttır-At Gitsin

Şimdi ölümlü maden kazalarına ilişkin şu tabloya bir bakalım: (Rakamlar cenaze sayısıdır)

Almanya      Türkiye

2002          0                 17

2003          0                22

2004          0                 68  (Taşeronlaşma başladı)

2005          0                 121

2006          0                 79

2007          0                 76

2008          0                 66

2009          0                 92

2010          0                 105

2011          0                  77

2012          0                   61

2013          3                   95

(Not:Soma faciasını yaşadığımız 2014 yılı ile sonraki yıllara ait verileri kullanamadım. İçim elvermedi…)

Bu utanç tablosuna bakarken, Almanya’nın dünyanın en büyük kömür rezervine sahip olduğunu, Türkiye’nin ise 28’inci sırada olduğunu anımsatmak isterim.

Gördüğümüz üzere Türkiye’deki maden ocaklarında kazalara neden olan fıtrat, Almanya’ya uğramamış!

Üstelik sadece Almanya değil. ABD’ye bakın, Japonya’ya bakın, diğer gelişmiş ülkelere bakın.

Bu fıtrat neme nem bir şeyse, hiçbir gelişmiş ülkeye uğramıyor. Ama  gelin görün ki Türkiye’ye postu sermiş…

Bir şey daha.

Bu tabloya göre, taşeron sistemine geçildiği yıldan itibaren, cenaze sayısında kararlı bir artış göze çarpıyor. Sormadan olmaz: Taşeron mu fıtrattan çıktı, yoksa fıtrat mı taşerondan? Ne dersiniz?

*  *  *

Neyse. Şimdi konuyu biraz daha genişletelim.

Sanmayın ki bu fıtrat efendi sadece ülkemizdeki maden kazalarına kafayı takmış olsun!

Trafik kazalarını ele alalım.

TUİK verilerine göre, trafik kazaları sayısı 2006 yılından 2015 yılına kadar % 80 oranında artmış.

Ölümlü veya yaralı kaza sayıları ise 2006 yılından 2015 yılına kadar %90 oranında artmış…

Trafik kazaları, trafiğin fıtratında mı var? Bunun eğitimle bir ilgisi yok mu şimdi?

*  *  *

TUİK tarafından 2013’te yayınlanan tecavüz istatistiklerine göre ülke cehenneme dönmüş durumda.

2013 yılı baz alındığında, son 15 yılda; 241 polis, 91 asker, 17 özel timci, 15 korucu, 45 gardiyan tecavüzden yargılanmış ve hiç biri ceza almamış!

Şimdi buna fıtrat mı demeliyiz yoksa eğitim sisteminin yanında adalet sisteminin de mi sorgulanması gerekir mi demeliyiz sizce?

*  *  *

Türkiye’de her yıl 10 bin kadın tecavüze uğruyor. 1986 yılında 4 254 olan “Çocuğa taciz ve tecavüz dosyası” sayısı 2014 yılında 18 104’e ulaşmış.

Artış % 420. Yurt yangınları, çocuk tecavüzleri, İstanbul ve Ankara’nın yağmurda sular altında kalması…

Bunların hepsi fıtrat mı?

Yoksa fıtratında yöneticilik özelliği olmayanların özellikle seçilip görevlendirilmeleri yüzünden m?

Bu görevlere gelenlerin mi fıtrat sorunu var, yoksa bu atamaları yapanların mı?

Bilemedim… Belki her ikisinin de…

*  *  *

Herhangi bir olay sonucu “Bu işin fıtratında var, oldu bir kere, kader işte” demekle, “elimizden bir şey gelmiyor” demek arasında ne fark var?

Şuna fıtratımızda var olan “düşünme, seçenek yaratma ve karar verme” yeteneği bizde yok, “düşünemiyoruz, seçenek yaratamıyoruz, karar veremiyoruz” desenize…

“Bu işin fıtratında var” demek, “kandırıldık, aldatıldık, çok güvenmiştik ama yanılmışız” demekle aynı kapıya çıkmıyor mu?

İkisi de başarısızlığın üstünü örtmek için üretilen birer bahane değil mi?

Peki, siz hiç gelişmiş bir ülkede meydana gelen bir olay sonucu, konuyla ilgili bir yetkilinin “Bu işin fıtratında var” dediğini duydunuz mu? Ben duymadım.

Ama şu ifadeyi çok duydum: “Zamanında ve etkin bir tedbir alamadığım için görevimden istifa ediyorum…”

*  *  *

İnsanlık tarihine baktığımız zaman, fıtrat, ta ilk avcı toplumlarından, Mars’ta incelemeler yapabilecek uyduların uzaya fırlatıldığı günümüze kadar sağlanan gelişmeler, insanların yaradılışında var olan beynini, yani düşünme yeteneğini kullanması değilse nedir?

Sizce hayatta en hakiki mürşit ilim değilse nedir?

FITRATMIŞ…HADİ CANIM SENDE…

Ertuğrul Filizay

2 YORUMLAR

Comments are closed.